
Kibar bitki demiştik ya, işte içlerinden tek bir tanesi namına yaraşır bir şekilde ağır ağır, sanki önce içeriden başlayıp sonra dışarıya, kabuğuna doğru pembeleşmeye başladı :)
Bu web-kütüğü, çok az bulunan "Pembe domates"in doğal yöntemlerle çoğalması düşüyle, bir Istanbul apartmanında Avniye ve Mehmet Tansug'un başlatıp, dostlarına yaydığı "evde yetiştirme serüvenleri"nin bir pembe domates ağina (PDA) dönüşmesi ve deneyimlerin paylaşılması için yayında...
domateslerini evlatlarıyla paylaşan annemizin bahçesini bu kez farklı bir gözle inceleyip, yeniden keşfetmeye çalıştık 6 Ağustos 2006, Pazar günü..
ediyorlarmış. Kestikleri domatesin iç kısmını fazla ayıklamaya gerek duymadan bir tülbent içinde kurutup, kuruyan tülbenti tohumlarla birlikte katlayarak çekmeceye kaldırıyorlarmış. Hafize Hanım'ın kulakları son çocuğunun doğumundan bu yana (1960) duymuyor. Uzun yıllardır kullandığı kulaklıklarla anlaşmaya çalışıyoruz onunla. Bu nedenle domatesler konusunda bilgilenmemiz de çok zor oldu. Çünkü domatesler onun için o kadar "doğal" ki... O başka hikayeler anlatmak isterken, bizim sözü domateslere getirmemize hiç anlam veremedi. Birdenbire dedi ki: "Onlar eskiden beri var. Ben onların tadını aldığımdan bu yana pazardan aldığım domatesleri yiyemez oldum. Muhacir Domatesi derler bunlara, incecik kabukludur. Annem de dikerdi. Taa Bulgaristandan beri vardı. Niye bu kadar sordunuz ki? Ben size her sene veriyorum ya" :))
Mustafa Bey'e gittik. Onun bahçesinde hem pembe hem de kırmızı domatesler var. Pembelerin alt kısımlarının şekilsiz, üst kısımlarının da dilimlenmiş görüntüde olduğunu söyledi. Tohumları karıştırıp karıştırmadıklarını sorduk. Hiç karıştırmadıklarını, ayrı sıralara diktiklerini söyledi. O da "Muhacir Domatesi" tanımını aynen kullanarak, pembenin Trakya'da bu isimle tanındığını söyledi.
Nisan, Mayıs, Haziran ve 29 Temmuz... İlk "balkon" hasatı... Renk pembe... Lezzet süper! Bu serüvene başlarken yazdığım gibi bunun bir de adı var: Pembe Münevver Domatesi! Her ne kadar Hafize hanım yetiştirmiş, Sevinç Baliç getirmiş ve "çekirdeklerini sakla" demiş ise de, "onları evde diksene" diyen de Münevver idi... Sözümü tutuyorum böylece...
Bizim pembeler, saksı tabaklarından su içen kediler, onları umursamadan yanlarından gelip geçen kirpi ailesi, yaprak bitleri, sümüklü böcekler, adını bilmediğim ama üzerlerinde pamukçuk gibi bir tabaka bırakan gri pelerinli, "ağır abi" görünümlü böcekten sonra şimdi de yusufçuklarla arkadaş oldular... sürü halinde gelip pembelerin üzerinde uçuşup duruyorlar... pembe rüyalar aleminin perileri de tamam oldu böylece :)))

Kelebek etkisi misali... Dünkü kırsal deneyimden sonra balkondaki pembelere toprak takviyesi yaptık hemen MAT ile... Biraz sebze torfu, pembelere yeni giysiler, bir de "çim kenarlığı" diye satılan plastik enli rulolar ile bu işi çözmek zor olmadı...
kalan, buna rağmen ürün vermek için cansiperane çalışan pembelere toprak takviyesi yaptık önce. O çit şeyini saksının kenarlarından içeri bir miktar sokarak yükseklik artırılınca, yeni toprak eklemek mümkün oluyor. Egzos, toz, haşarat v.s. den büyük ölçüde koruyan yeni kılıfları da giydirdikten sonra vicdanımız biraz olsun rahatladı gibi... İlk kılıflar her hafta yıkana yıkana çok eskimişlerdi. Zaten "evde pembe domates yetiştirmek için neler yapmalı" değil de "Ne Yapmamalı?"nın kitabını yazacak hale geliyoruz yavaş yavaş...
Tüm P.D.A üyelerine ve onların pembelerine iyi haftalar!
Sonra bizi de götürüp "yerinde" göstermesi için sözleşmiştik. Dün hep birlikte gittik o araziye...
köyden köye, tarladan bahçeye gezip duran bu bizim pembelerin bir özelliği daha çıktı ortaya: "Arkadaş canlısı"!
Ekim dikim sulama işlemleri için kıyafet değiştiren Sermet Bey, açılan -ve bizim de suladığımız- çukurlara yine aynı el çabukluğuyla fideleri dikiverdi. -O da esasen bir makine mühendisi imiş ama hanidir bu işleri bir yaşam biçimi haline getirmiş. Adeta refleks gibi söküyor, dikiyor, buduyor...- Ben içimden "şimdi herhalde elleriyle 'pat pat' toprakları düzeltip bastıracak" derken, O, çukurların ve fide gövdelerinin toprakla dolması işini, hortum kullanarak suyla yaptı. Bunu yaparken yaprakları ıslanmamasına dikkat etti. Sedat Hoca'ya "-Bu saatten sonra fide mi dikilirmiş?' denmez mi şimdi?" dedim. "Evet dikilir" dedi. Bunlardan elde edilecek olan domateslere de "son turfanda" dendiğini hatırlattı.
* İnsan eğer gerçek "doğa sever" ise bu yaptığı her işe yansıyor...
Komşumuz Pembe Candaner'in üç pembe fidesinden birini Bodrum'a götürmek isteyen bir dostuna verdiğini, hatta sonradan o dosta verilen ve Swissotel'de unutulan bu fidenin sahibine teslim edilene kadar "nadide
bitki" diye bir tutanakla kayda geçirilip, otel serasında özel bakıma alındığını, sonra dönüp dolaşıp tekrar bize geldiğini ve bizim apartmanda saksıya dikildikten sonra Bodrum'a ancak "vasıl olduğunu" az kişi bilir... İşte küçük resimdeki o fideye biz "Gezgin Fide" adını takmıştık. Cemile Usta'nın dün "Gezgin Domates" şiiri ve pembesinin resmini yollamasının üzerinden çok az bir süre geçmişti ki bir e-posta daha geldi. O mesaj, bir süredir yurtdışında bulunan Pembe Hanım'dandı, bizim Gezgin Fide'nin Bodrum'da ekili olduğu bahçedeki son halini de gösteriyordu.
"Tarlaların nemli koynundan
(PDA- Tekirdağ) Sayın Metin Varol, Tekirdağ'daki bahçesinde artık iyice ortaya çıkmaya başlamış olan pembelerin biçim açısından "çok çirkin" olduğunu söylüyor. Biraz da alçak sesle söylüyor bunu, alınırız diye herhalde. Niye alınalım canım? Bize armağan edilen domateslerin çekirdeklerinden çıkanlar da onlara benzeyecek elbette. Sonuçta anne-baba onlar. Linki tıklarsanız onların "vesikalık" (!) fotoğrafını görürsünüz. Biri Çanakkale'den diğerleri de Çerkezköy'den (Trakya) gelen domatesler ve onların da alt kısmı böyle biraz "karışık desen ve biçimde". Bizden giden fideler içinde, hangilerinin "altı daha düzgünce" olandan, hangilerinin "biçimsizler"den türediği konusunda net bir şey söylemek zor. "Pembe" türünden ama farklı anne babalardan türeyen iki grup fide birbirine karışmış durumda... Nitekim
Metin Bey, pembe adayı bu yeşillerin resmini çekerken "estetik" gözükmeyenlerden de bir kare almış... Bizim balkondakiler de tıpkı böyle. Bunlar gibi olanlar ve altları daha düzgün olanlar...
ÇEKÜL Vakfı'nın Genel Sekreteri Sayın Betül Sözen'in Mayıs ayında evlat edindiği iki üç küçük fideden birinin 19 Temmuz 2006 Çarşamba günü itibarıyla geldiği durumun resmidir...
Bunlar dün, yolculuk yapmaya hazırlanan 4'lü pembeler! Üzerlerinde kendi mesajları da var! Bugün ise Sayın Suzan Sağmanlı eliyle artık "URART pembeleri" oldular...
saksılardan camekanlı ve temiz havalı fakat çok az güneş gören balkondakiler, "güneşe ulaşacağız" diye resimdeki gibi uzadılar, uzadılar... Ön tarafa geçirdik. Bu sefer de toprakları az geldi. En iyisi "bahçeli bir dost" bulmak derken, güzel bir rastlantı imdada sevgili Suzan Hanım'ı yetiştirdi:




1. Sprey şişesine 1 litre su konur, içine 2-3 yemek kaçığı arap sabunu katılır iyice eritilir. Bir hafta süreyle bitkiye günde bir böcekler direniyorsa iki kez sıkılır. Genelde cevap verir.
şimdi gördüm ki bu tohum alma işini kelimenin tam anlamıyla "kafa göz yararak" yapmışım. Bu ağın oluşmasına yol açan -resimdeki pembelerdi. Yani ikisi dostumuz Baliç'lerin annesi Hafize Hanım'ın Çerkezköy'de yetiştirdiği, biri de yine onlar tarafından Çanakkale'den alınıp getirilen üç pembe. Gökhan Bey'in dediği gibi afiyetle yendiler güneşte biraz olgunlaştıktan sonra. Sadece çekirdekli kısımlarından bir miktarını bir kağıt peçetenin üzerine alıp, elle yayıp, yine aynı pencerenin önünde bir iki gün kurumaya bırakmıştık. İyice kuruduktan sonra da sarıp sarmalayıp buzdolabına -hem de derin dondurucu bölümüne- atmıştık. Münevver Eminolu'nun "haydi dikin onları" dediği Nisan ayı başında aynı peçeteyi hafif ıslatıp çekirdekleri fide kaplarına dikmiştik... Oysa baksanıza daha neler neler yapmak gerekiyormuş... Ama P.D.A'nın erdemi de burada saklı değil mi? Bilgi ve deneyleri paylaşmak! Çok teşekkürler Gökhan Bey'e...

biraz da "bahçede" devam eden Sayın Hatice ve Cemal Erkut'tan mesaj var:
Bu günleri de gördük ya, artık bize karada ölüm yok :) pembelerimizin ilk gençlik çağlarını aştık, artık olgunlaşmaya başladılar... itiraf etmeliyim ki bazı günler domates hallerini hiç göremeyecekmişiz gibi geliyordu... acemi ebeveynlik işte... neyse ki doğa ana, biz sabırsız fanilere, bıkıp usanmadan hayatın önünde durulamaz gerçeklerini tekrar tekrar ispatlamaya devam ediyor... ama yine de, her acemi ebeveynin yaptığı gibi, bizler de bu ilk pemdomlarımıza etmediğimizi bırakmıyoruz... toprak ekliyoruz, yerlerini değiştiriyoruz, yok olmadı saksıları kuzey-güney yönünde boy sırasına diziyoruz, sırıklara bağlıyoruz, bağcıkların
arasında sıkışan çiçekler varsa onları gevşetip kenara alıyoruz, su veriyoruz, çok oldu galiba deyip saksının tabağındaki fazla suları döküyoruz, altta kalan dalları kopartıyoruz, hansaplast bulamazsak rafya ile pansuman yapıyoruz (utanmasak biraz bepanten süreceğiz), vesaire, vesaire... daha tecrübeli yetiştiriciler bize gülümseyerek uzaktan bakıyor... saksı, toprak, v.b. alışverişlere çeke çeke götürülen diğerleri ise mühendislik damarları tutmuş, hesap yapmışlar, bu domateslerin tanesi neredeyse beş ytlye gelecek diyorlar... "ama ne gam", değil mi Halası? :)))
Sağdaki çift BALİÇ'ler... Yani bu pembe domatesleri bize ilk defa tattıran arkadaşlarımız Hakkı ve Sevinç... (En solda MAT!) Hakkı Baliç'in annesi Hafize Hanım, yıllardır bu pembeleri ekiyor, etrafına dağıtıyor, bize kadar geliyor ve biz de onun yaptığını (çekirdeği kurutup fide yapmayı) yapıp bu yolla daha da yaymış oluyoruz pembe domatesi... İşte oğlu Hakkı Baliç, annesinin bir kuşak sonraki ürününe hamile saksıyı kucaklamış, günde 8 saat güneş alan ofis balkonuna götürmeye hazırlanıyor...



Geçen sabah erkenden biraz budama işine giriştik... Neyin nasıl budanacağı şu sitede çok güzel gösteriliyor... Bu işin öncelikle "temiz ellerle ya da eldivenle" yapılması salık verildiği için biz de öyle yaptık. Zaten bu mahlukun dalları o kadar körpe ve kırılgan ki, şöyle bir tutmakla ve geriye doğru bükmekle "tık" diye elinizde kalıveriyor. Ne var ki şu resimdeki gövde ve ona bağlı olup da şu anda gözükmeyen dal, hallice sağlammış. Çek çek kırılmadı ve de gördüğünüz gibi derin bir yara açıldı dalın gövdeyle birleştiği yerde... Panik içinde kalınınca çareyi aşağıda gördüğünüz uygulamada bulduk!
Bu alt dallara ne kadar çok "kıyarsanız" domatesler o kadar büyük oluyormuş. Çoğu PDA üyesi bu budama işinden hiç hoşlanmıyor. "Kıyamıyorlar" bile onlara dokunmaya. Haksız değiller. Tabii ki biz insanların icad ettiği bu budama işi "vandalizm"in doğaya yapılanı değil mi? Bırakalım küçük olsun domatesler yahu... Suçluluk duygularımıza yenilerini eklemek şart mı? Ama o merak var ya "merak"... Haydi şimdi bir de "kedi"ye getirmeden lafı, şu tuşu tıklayalım artık: "Publish Post"!